22 Şubat 2015 Pazar

"Ara"da-19

Vorace’ nin Yeteneği 
Félix Francisco Casanova



Anlama ortak aramak yüzyılımızın yalnızlığına bir leke gibi çoğu zaman. Yaşamadan yaşamak; ölmeden ölmek çabası içinde eridiğimiz gün yüzüne bir varlık; dikte edilmiş bir alınganlık. Ben asrının ömründe bir hezeyan kayboluş; bulunmak için aranılan bir boşluk. Bu boşluğun kenarından örselenen bir hafıza; derin ve kaygılı. Bir ölümsüzün aklında ölümlü yaşadığı hayatın yokluğa ait yakarışı: Vorace, tanrının diğer adı.


Unutmakla başlanılan her şeyin hiçliğinde tüm hayatlardan yorgun Vorace, gündeliğin kelimelerinden, sesinden ve tahmin edilebilir olmasından yılgın. Yaşamın içinde bir simsar dışında bir ihmal. Ölmek için attığı her adımda kendinden ayrı düşmenin; yaşama ihtimalinin ıskaladığı bir ruhta insan olmanın gayreti. Ölümsüzlüğün, kendi olarak yaşayabileceği bir hayattan alıkoyduğu zamanda tüm imgelerin toprak rengindeki çığlığı Vorace ölümden de ıssız. Gerçekliğin göreceliğinde tüm eylemleri çağrışımlarıyla bütünleştiğinde “Anılarım aklımda el ele” derken ömrün hafızasında türediği bir yok olma hali: “Geçen her gece, dört bir yanından katlandığım her gece, daha az şey biliyorum, hiçbir şey bilmemek için hepsinin bitmesini bekliyorum… Böylece yeniden doldurmaya başlayabileceğim kendimi.” Bilenebilir olanlarla koparılacak bağların kara listesi düşlerinde yazdığı öfkelerin sınadığı kimsesizliğin telkini. Kapana kısılmışlığın iniltisi ile özgürlükte bulunacak yer (yersizlik) yokluğun niteliği: “Hür baykuş haykırdı: ‘Ey sevgili, haydi ormana doğru uçalım.’ Kafes kuşu, ‘Buraya gel, beraberce kafeste yaşayalım,’ diye fısıldadı. Hür baykuş, ‘Parmaklıklar arasında, kanat açacak kadar yer var mıdır ki?’ dedi. ‘Ne yazık,’ diye haykırdı kafes kuşu, ‘gökyüzünde tüneyip nereye oturacağımı bilmiyorum.’” Özgürlüğün yokluğa aidiyeti Vorace, kendi suretinde boğulan bir sonsuz. Gecenin ağzı bir kan kuyusu gibi açıldığında içeriye girebilme ihtimaliyle dışarıda kalan bir  ruh kaçağı.

Düzenin düzensizliğinde gölgelenen Vorace, bütünlüğün sessizliği. Çöl gibi gökyüzünde boşta kalan cehennemin bekçisi, uykuya yaralı dalanların hiç uyanmadığı düşlerin genlerindeki inilti; kendi yalnızlığından tahliye edileni.


28 Şubat 2014 Cuma

"Ara"da-18


Kelebekler Zamanında
aydakiadam.com




"Her şeyi yapabilmek,olmaktır." der Albert Camus,kendinden haz almanın  olanaksızlığı içinde varoluşsal dinginliği nitelediği "Yaşama umutsuzluğu yoksa, yaşama aşkı da yoktur." düsturu bir insan olabilmenin inancı yanında bir kadın olabilmenin de iklimini belirler gibi. Bir kadın olarak doğmak tüm varoluş verilerinin en temelinde yabancı bırakılmakla, hep bir diğerinden daha fazla mücadele etme fikri ile toplumda yer almaktadır. Bu kendi halinde olmayla, hiçbir şeyin içinde her şeyi bulan kadın; kaybettiğinde kazanmıştır; ne bir eksik ne bir fazla hem tamdır zamana. İçi çekile çekile yuttuğu yoksunluk onu geleceğe var etmiş; zamanın çok ilerisinde bir değil binlercesi olabilmiştir kendinin. 






Mirabal Kardeşler, verdikleri varoluş mücadelesinde ilke alanlarının bu düsturla beslendiğini bilmese de farkındalık çerçevesi bu fikirle algılanabilir. Zira kadın olmanın bilinirliğinin sınırlarında, faşist dünya hiçbir kadını gerçekten tanıyabilmiş değildir. Kardeşler ilk varlık sıkıntısını yaşadıkları sakin kasabanın havasında solumaya başlar. Kapalı bir kutuda çiçek açan kadın, babasının ve annesinin omzunda bir yonca, geleceğe sunulacak bir goncadır. Kırılışın ilk hedefi, eğitimden hep uzak tutulmaya çalışılan kadının, okuma feryadıdır. Bulundukları sınırları zorlama çabası çıktıkları yolda kardeşlerden birine sadece bildiği ile yaşamanın gerginliğini sunar;
 "Ait olduğumuz yerde yani evde kalmalıydık." der. Diğerinin başı çektiği direniş, sorunsalı belirler;
" Nereye ait olduğumuzu nasıl bilebiliriz ki! Tek bildiğimiz yer çiftlik." Bir yerde olma fikri, kendini var etmenin umutsuzluğu ve mutluluğudur. Aynı kalmama düşüncesi insanı taşır ve ilerletir. Bu nedenle yola koyulmuş her kadın, düzenin tehdididir. Çünkü kadın, hedeflerini, ilkelerini ve bilmeye doymayan, sorgusuz bırakmayan ruhunu da her yere beraberinde getirir. Taşınan düşünceler zaten zemini olmayan her yapıyı çatlatır ve çöküşe hazırlar. Bunu gerçekleştirmenin önceliği ideali yerleştirmek, onunla hareket etmektir. Ancak bir birey için en büyük felaket, tüm öğrendiği ve bildiğiyle başladığı yere dönmektir. Dönüş her türlü başlangıcın sinesidir ve kaçışın ihtimalidir. Öğrenilen her  iyi ve kötü, sistemin ötelediği, görmezden geldiği  hakikatlerden başka bir şey değildir. Kısıtlamalar kadının erkekten daha başarılı olacağı korkusundan değil, hep gerçeği bulup otoriteyi sarsacak olmasındandır.


Kardeşlerden Minerva Mirabal, dönemin kadınlara yasak olan hukuk fakültesinin kapısını kendine araladığında savaşı başlatmıştır. Her eylemci birey gibi yönetimin temel fonksiyonlarındaki tehdit ve takasları ölçülemiş, imkansızların ilerisine geçmiştir. Katıldığı örgütle ideallerini sunma şansını yakalayan Minerva, içinde bulunduğu Trujillo yönetimini şöyle özetler: İnsanları bir diktatörün en gözde diyetiyle besliyordu: Ekmek ve korku. Olası her ihtimali ile zor olan hayat, kadına, her türlü siyasal dikte ile daha da zorlaşır. Umutsuzluğuyla aşık olur kadın, yaşama. Zaten bir mücadele ile doğar kendi gibi olandan ve belki de oluştuğu yerdir onu yüzyıllardır hep savaşmaya zorlayan. Yani sadece kadın olmaktır bazen, her neden ve sonuç. Mirabal Kızkardeşler, verdikleri savaşın renginden korkmadan birer kelebek olup, kadının bu zamanını niteleyerek onu varediyor.  

31 Ocak 2014 Cuma

Bazen sayfalar dökeriz-9


Yuck - Kaderim Olabilirsin!






Eğer yeterince uzunsak zamana, aşabiliriz "ben" denilen duvarları. Biraz aksamışsak geceden, derdimiz; soğukta kalmanın bir anlamı olmalı. Şuana inatla İngiliz indie grubu sınırlarımızı sınırlıyor gibi, bir gidilebilirlik var bu işte. Rüyadaysak farklıca, bir boşluğu var sesimizin bu kalabalıkta. Ilık bir rüzgar Yuck, içe çekilen, çekildikçe esriyen.






Bir adam aşık; aşk Georgia. Ve onsuz azalan yaşam, yalnızca sıradan. Bu sıradanlıkta "Nefesimi kaybetme".Biraz yaşanmışlık sürülecek üzerine. İki albümlük seyri ile kendinin dışında kalmanın arsızlığını aralıyor gibi Yuck. İnatla arınıyor ki yeni bir şey yok; hep tadını bildiğimiz gibi yeryüzü. Yüzümde taşıdığım bir gökyüzü. Grubun adını paylaşan ilk albümün normsuzluğu, elim yetişse tutunacağız bir yerine inancın; yaşanabilecek gibi dünya. Glow and Behold tüm nefsin bir yerinde hiçliği bulmakta ve yankı: Her yoldan dönülebilir mi geç kalındığında; soğuk seni bana çalmışken ve bir çalınmışlık delmişken zırhları, ben sarılmışsam sana ölmedik mi ikimizde hayat denilen delikte! Herkesin kendi adına bedelini ödediği bir geceye vardıysan bu dipte, bazı sesler herkesin içinde!

20 Ocak 2014 Pazartesi

"Ara"da-17

Metropia Anomisi


                                   


Dünya, tarih boyunca iyi bir yer sahibi olabilmek için kendi içiyle, kendi yarattığı ülkelerle savaştı. Kaybetti, kazandı. Öyle ki hayali hep iyi bir varlık olmak, insanlığa insan olmanın güvenini sağlamaktı. Ancak farketti ki uğruna savaştığı insan, anlamını hiç bilemediği “kendini” yokluğa terk etti. Çıkarlarını araladığı tüm sinsiliklerle merkezi olmak istedi evrenin yahut kendinin. Her şeye “ben” diyebilmenin cezbini bencilliğe resmetti. Resmedilen bu bencillikte geleceğin tükenişinin, içeriden ölen bir toplumun ; kurallarını,ahlakını ve varoluşunu belirledi. Geçmişi ve geleceği sınırlandırarak kontrol düşkünü bir metabolizma haline geldi.

Metropia (2009),
 insan benliğinin acizliği ile yaratılan bu kontrol mekanizmasının, nasıl çözümlendiğinin, toplumu nasıl kendi kaderine terkettiğinin en açık göstergelerinden biri. Her imgesi ile altı çizili “şimdi” nin gerçeğini farklı bir gözle yorumluyor.  2024 yılında, milenyumun uğradığı çağ dışılığı irdeliyor.  Uygarlığın, savaşların ardından kendi haline bırakılmışlığı ile insanlığı, insanca yaşama erdemine inandırırken yarattığı tüketim hareketleriyle bu erdemin eriyişini gözlemliyor. Bir distopyadan ziyade günümüzün koşullarını vurguladığı açık olmakla birlikte sürekli izlenen, izlendiğinin bilinç dışılığında benliksiz eylemlerin sorunlarıyla sürekli tüketim eğilimi kazandırılan insanlığın tahribatını yineliyor.


  


Kontrollü yaşamda ilk hedeflenen hareket edebilme özgürlüğüdür. Hareket, sizi içinizdeki bağımsızlığa taşıyan ilk adımdır. Ve Metropia’ da bu ilk adım bisiklet kullanmak. Bisiklet kullanmanın yasak olduğu ve tüm Avrupa ile bir metro ağıyla ulaşım sağlayan bu şehirde, iki pedalın insan varlığına katacağı özgürlük, sınırlandırılmış yaşamın ilk karşı çıkışı ilk direnişidir. Roger, yalıtılmış olduğu gerçekliği farkettiğinde seslerde beraberinde gelir. Son dönem modernizmin ağır eleştirel yapımlarında gözlenen karakterin seslerle uyanışı Metopia’ da “İçindeki seni dinle” sloganı ile hayat bulur. Bu bulunuş “Kişiliğinin kontrolünü kaybedince ne yaparsın?” sorunsalı ile anominin merkezini belirler. Her canlının var olma alanın daraltıldığı toplumda, sistemin çarkıyla oynayan yahut oynatılan bireyin yapımda konumlandırıldığı yer; televizyon karşısında ölen bir "şu an" dır. Yaşadığımız yüzyılın lanetine kulak kabartır gibi yapım, hiçliğin çığlıklarından uzakta oyalanan,oyalandırılan bir yığın. İçimizden konuştuğumuz bu yeryüzünde, ruhumuzun aldığı rengin hıçkırığı yalnız olmaktır.



21 Kasım 2013 Perşembe

Bazen sayfalar dökeriz-8


Fallulah - Sadece insanım!




Herkesin içinde dönen dümene iyi bir kavrayış Fallulah. Zamanın çarkını yakalamış ezgileriyle bir efsane değil belki ama şuana tutunabilmek için iyi bir neden. Sadece biraz sevgiyle kendimizden ileriye, sadece insan olabilmeye inandırabilir bizi.




İki albümlük seyiri ile zamandan geçebilir mi onu ölçemeyebilir ama zamanda bir yerde hepimizi müziğe hapsedebileceğini söyleyebilirim. Şarkı sözlerindeki genel anomi, bir kaçışın içine çekilme, çekildiği yerden hep bir eksilme hali; bundan daha fazla mutlu olamam gibi. Her bir parçasında bir yoldayız sanki birinin aşkıyla, bir şeylerin parasıyla yahut birilerinin kayboluşuyla gelecek bir boşluk ve o boşluklardaki kimsesiz hayaletlerimiz. Kimsenin nereye gittiğini bilmediğimiz bu yerde hala iyiye kullanabileceğiniz bir şeylere sahipseniz Fallulah burada.



19 Kasım 2013 Salı

"Ara"da-16


İNSAN OLABİLMENİN ŞİDDETİ ÜZERİNE

Yaşadığımız yüzyılın kuşkusuz en büyük problemi "insan" olabilme kabiliyetinden oldukça uzak bir yoksunluk içinde yaşamsal faaliyetlerin tüketimidir. Bu tüketim, içerisinde barındırdığı bireyleri sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel çerçevede yenileyerek ve sürdürülebilir bir ürün haline getirerek "insan" ın etki ve yetkilerinin sınırlandırılmasını sağlamaktadır. Sınırlanan birey içinde bulunduğu çoğulculuğun kültür ve ahlak anlayışını benimseyerek, toplumun ihtiyati bir varlığı olarak yaşamını tamamlamaktadır.


Toplumun temel ihtiyaçları doğrultusunda bireyin ilk tanımını cinsiyet oluşturur. Cinsiyet, bireylere "biri" olma koşulunu sağlar. Bu koşulun anlam ve öncüllerini toplum temin eder.Bu teminat ile birlikte bir kağıt parçası üzerinde insanlar kadın ve erkektir. Bir kağıtla onlar, toplumun arzu ve hedeflerini karşılayan "biri"leridir. Bu birileri olma hali içerisinde yitirilen hayat, kaybedilen zaman insanın kendi kendinden sorumlu olma hali, bilincini kaybeder. Kaybolan bu bilinçle birey, kendi için değil toplum için yaşamaya başlar.Uğruna yaşanılan bu toplum sıradanı,normali ve anormali belirleyerek aslında insanları değil "insanlığı" kutuplaştırır.


Any Day Now (2012) , kutuplaşan toplumun en belirgin çizgilerini taşıyarak insan olmanın şiddeti üzerine kısa ama anlamlı bir tanım yapar. Bir eşcinsel çiftin, bir çift olabilme etkinliğini yine toplum belirler. Belirlenen bu yapı ile onlar anormal olanlardır. Bu anormallik içerisinde zihinsel engelli bir çocuğun bakımını üstlenmek onu sağlıklı bir birey olarak yetiştirmek için hukuki bir mücadeleye girişirler. Filmde en çok sorgulanan da budur. Normal dışı bireylerin yani sağlıksız olanların, nasıl sağlıklı bir çocuk yetiştirebilecekleridir. Bu mücadele insani vasıfların kimler tarafından tayin edildiğini net bir şekilde gösterir.

Bu kabiliyetsiz toplum, yargıladığı insanların neleri kazandığını ve kaybettiğini kendi çıkarları doğrultusunda kaydeder. Hedeflenen çıkarların günün birinde başka insanların özgürlüklerine, yaşam hürriyetlerine saldıracağı endişesi asla taşımaz. Toplumun sundukları dışında bireyin varlık göstermesi mümkün değildir. Ancak bu mümkünlük artık toplumun elinde değil insan olma erdemini taşıyan her bireyin kendi varoluşundadır.

19 Eylül 2013 Perşembe

"Ara"da-15

The Broken Circle Breakdown (2012)

Varolmanın yüce boşluğu,
içimden eksil,içimden sil,
ben ve o
sen ve kim,
bir olmadan biziz,içimiz derin,içimiz yol,içimiz
kimsesiz!

Ben kendimi duydum diyor kadın ve çok kaçık dünya diyor adam: birlikte olabilmek için çok dar,uzak olmak için az,bir olabilmek içinse anlamsız.Tam metin düşülecek gibi değil sadece görmek gerekir.İçinde, için için yanan varlığa bir çift gözle bir matem gerekir.

Bir adam müzik içinde müzik,bir kadın derisinden ruhuna kadın; aşk,ölüm,öfke gibi uzayan bir kelime bütününün kısa adı bir adam bir kadın ve amaçların anacı çocukları. Kimi seslerin nerede ve nasıl kesileceğini seçemediğimiz zamanların hikayesi. Adamın kadını çok sevdiği,kadının adama titrediği. Hep varmış ama hiç olmamış gibi. Hepimizin kendimizden çekildiği vakitlerin anımsandığı bir şarkı gibi. Evet gürültü; hiç bu kadar anlamlı olmamış gibi. Bir kadının hıçkırıklarından estiği 
ve kendinden uzakta bir ben olmuş gibi:

"Aslında hep biliyordum.Gerçek olamayacak kadar güzel olduğunu.Uzun sürmeyeceğini, hayatın böyle olmadığını,cömert davranmadığını.Birini sevmemelisin,birine bağlanmamalısın: Hayat seni kıskanır!"


21 Eylül 2012 Cuma

"Ara"da-14


Cennet Kayıp
Cees Noteboom

okuryatar



Dünyanın Tersine Yolculuk


Bir gölgede iki kadın. Kıvranışları, hakim duruşlarındaki yanılgı. Cinsiyetli kelimelerde kendilerini arayışlarının hıçkırıkları. İki aksak adımın gürültülü yankısı çınlıyor varlık içinde, yaşayışını tırmalıyor biri diğerinin: Yaşıyorsun benliğini “sanki yanında hep başka biri daha varmış gibi…”

Kadınların kaçışları esrarlıdır eğer ki yanmışsa canları ruhlarından ve arınmak bir düş ritmi ise eksilmeyen hıçkırıklarından, bir gökyüzünün tersine izlemeye başlar dünya ve onların ki Avustralya’da çizilir yüzlerindeki boşluklara. Aborjin esinli bir yolculuk tamda onların ifade ettiği gibi Düşzamanı’ dır. Kendine kırılmışların altı çizili öyküsü “Cennet Kayıp”
  yeryüzündeki aralara sığdırılmaya çalışılan bir varlık muhakemesi her gece yüzleşmek zorunda kaldığımız.  “Kadınlar başka türlü uçarlar.” diyor Cees, kahramanların kanatları şimdilik saklı, sessizlikle aynı olabilmek için. Yahut kendinden çekilmek, dünya ile aramıza sıkışan kim olduğumuz mücadelesini tek heceli sözcüklerle vermek. Uzanıyor zaman çöl gibi gecede ve biz bir kadını daha duymazdan geliyoruz  “ Benimle benim aramda, aşmayı öğrenmek zorunda olduğum bir boşluk oluştu.”              

19 Temmuz 2012 Perşembe

"Ara"da-13



Mister Lonely (2007)





- Hep bir başkası olmayı hayal etmişimdir.

"Kendi" oluşumuzdan kaçışımıza kara bir seyir Bay Yalnız. İçimizdeki bizlere yıkıcı bir vurgu. Kendi olmanın rahatsızlığını duyumsayanlara bir sorgu. En önemlisi kendini aşmak isterken yine kendilerine düşenlere bir avuntu.

Çaresizliğimiz işaretleniyor her bir soluk harbinde. Kendimizi kendimize kusmuşluğumuzun ağır izlenimleri seriliyor; görmekten kaçınırken yüksek sesle duymak zorunda kaldığımız. Her birimiz bir diğerini yaşamayı daha anlamlı bulmuştur kendini yaşamaktansa. Kendi olma erdemini bir başka ruhta aralamış kimsesizliğini saklamıştır. Ancak en çok bilinenden çırpınan bir kaybolmuşluğun öyküsü yeni başlamıştır. Başkasını görmek kendini görmekten daha kolay ve kendi hayatının dışındakiler içindekilerden daha yakındır.

Öznenin yüklemlerle varoluşuna gönderme niteliğindeki yapım modern zamanların yalnızlığını kanatlandırıyor. Günümüzün karanlığı "başka"larında imgeleniyor.

- Ve unutmayın, en gerçekçi ruh başkasını oynayan insanların sahip olduğudur.





11 Temmuz 2012 Çarşamba

"Ara"da-12

  Martha Marcy May Marlene (2011)





- Ölüm, hayatın en güzel anıdır.

Toplumsal nefeslerdeki ölülelere iyi bir ötekileştirme. Farklılığın cezbini erken, korkusunu geç yaşarız. Martha bu yolculuğun nefsine aldanıp kendini kusuyor: İnsanların var olmaya ihtiyacı vardır. Kendi varlığının koparılışının ilk adımı.

Kimliğin eşiği aşıldıkça bazıları sadece bırakır kendini. Unutulduğu yer ile avunur. Kıvranmaz, sancı yapmaz. Varlığının kuruntularını kimseye sıçratmaz. Kim olduğunu söylemez, izler. Adlarından kaçtığı kadar adıllarını da terk eder. Herkesten gider, kendi bilincinde kalır. Zihnindeki kayıplarla aralanır, sessiz cümlelerle çoğalır. Çöküşlerin hepsinde fırtınalar kopmaz film bunu itina ile hatırlatır.



6 Temmuz 2012 Cuma

"Ara"da-11


Le Herisson (2009)



 

- Uzun zamandır farkındayım ki gittiğim yolun sonu bir akvaryum.

11 yaşında bir kızın kendi vizöründen serzenişi yaratılışa. Erken çıkmazların çeperinden esniyor öfke:

- Öyle bir dünya ki, bütün yetişkinler, araba camına çarpan sinekler gibi.

12.yaşında ölümü kutlamaya niyetli, gıyabı burjuva çarpıklığında kaybolan her çocuğun bilindik ancak hiç duyulmayan sesi. Yalnızlığın iki resmi: Ebeveyn husumeti ve unutulmuş bir evlat hicvi. Çalakalem bir düşün pençesi değil bu vaktin izleri, varlığın anlamı doldurulmuş her bir çizgide, karakterin küçük gözlerinde ve zihninden kamerasına yansıyan her bir gölgede. Hep bildiğimizi sandığımız kavramların yeni bir özünü döküyor minik elleri ve yandığımız halde sustuklarımıza sıçrıyor kimi görünür kimi görünmez kılanların garabeti.

- Beni tanımadı.
- Çünkü seni daha önce hiç görmedi.

İç daralmalarında züppeliğin kanatlarını kırıyor küçük kahraman. Bilinir ve bilinmezin armonisini çiziyor satır satır kendi kayboluşunun arayışından. Eskizi bol çıkacak bir karakter olmanın ilerisinde bir çocuğun evreni resmediliyor insanlık hacmine.

- Önemli olan ölümün kendisi değil, öldüğünüz anda ne yaptığınız.

1 Temmuz 2012 Pazar

Döngü-38 İçim Eski

Yeni rengin umudu. Seslerde unutulanların yeni yargı tohumu. Yinelenen ezgiler peşinde sürüneceğimizin aşikarlığında var olduğumuza dair en hissedilebilir tutku: Melodi. Bir kadının kızıllığında esiyor şimdi. Arada bıraktığımız gecelerin yeni örse bela ikilemi. Direnci daralan vaktin kaçışına sıkışan bir ben bir sen muhakemesi. Ateşi bendim o masalın, hani o çok eskilerin derinlerinde gezindiği... Dans et hadi!

Döngü-37 Dönüş Garabeti

Bir ahkam ki önce bana sonra varlığıma kesildi. Bir soluğun çabasından ileri bir ben bir de benim dışımdaki evrenin kendi ucubeleri yürüyüp gitti. Evet buradayım ve hep burada olacağım dönüşümün rengini onların sesleri mi ele verecekti. Bir çoğul hükmünün kelimeleri mahkum ettiği bellidir lakin "fikir" doğduğu zihni bilir pek çok zavallı kendi ekmeğiyle kendi kursağını ellere esir etti. Evet ben geldim. Sanki çığlıkların esnedi.

16 Mart 2012 Cuma

Bazen sayfalar dökeriz-7


Tiger Lillies - Sen sadece bir başka kaybedensin!

gevezehayat






Melodram yolu ile karşıya geçen ötekilerin çok sesliliği onlar.  Her bir köşenin kenarından usulca kıvrılanların, kendilerine katlananların tırmanışları var ezgilerinde:  Dipleri öpmek için daha genç olanlara nasihat gibi her bir şarkının rengi!  Zamanın hırıltılarından kendini bir opera sanatçısı olarak yetiştiren Martyn Jacques kendi kayıplarının söyleyeceği çok şey olduğunu her bir ritmde itina ile hatırlatıyor:  Hayatım sadece bir enkaz!  Varlığı yırtık bir kocamışın 1994'te başlayan fırtınası günümüze dek otuz albüm getiriyor.  Ancak İngiliz sanatçı ve müzisyenlerin çoğu gibi, Tiger Lillies de uluslararası kült statüsü elde ederken, yoksulluk ve belirsizlik içinde yaşıyor.

Bazı eğlenceler tersinden başlar.  Gülmek için fazlasıyla karanlık yutmuş olmanız gerekir.  Bazı sesler duyulmaktan fazlasını bekler.  Tiger Lillies zorluyor bu noktada evet  "cehenneme gideceksin"  arkası kesik yankıları kollamak boşuna!  Dünyanın ticari uykulara çekildiği vakitlerde onların çığlıkları yankılanıyor,  evren bir kabare ve onlar durmadan çeviriyor kaderin çarkını gülmek ve ağlmak yalnızca bir melodi arası! Eksik rüyalardan arınmak için iyi bir neden çünkü hiçbir şey gözyaşlarına benzemez!



3 Mart 2012 Cumartesi

Döngü-36 Kelime-i İstifa


October Sky (1999)


Bir kaç ruhun kaçışı kadar,yükselişini de irdelemeye ihtiyaç var. Her rüya görülür ancak her rüya yaşanmaz! Dalgın kozmik rüyaların kendilerine görülme şansı tanınmaz. Hikayede payidar olduğumuz şeyde bu zaten. Bizim hiç şansımız olmadı. Onların vardı ve tepeleme ruhlarla kendilerindeki dışlara açıldılar. Buralara eser mi o rüzgar, içimizde fırtınalar mı  var? Biri bizi yüklense de kaçsak demiyor muyuz  hep? Bu ülkede iyi düşler neden uyur? Uyanması için hiç şans tanımaz! Replik hükmü zayıf ancak bazen anlatmak için  kelimelerden fazlasına ihtiyacımız olduğu ziyadesi ile hatırlatılmış. İçlerine dalanlar ben buradayım, hayır tam burada. Bu tarafa lütfen işte tam karşınızda!  





Yangını nerede başlatacağını çok iyi bilen bir yapım. Kaybolmanız için ithamlar peşinizi bırakmak istemez iken sizin kendinizi bulmanız için yapmanız gereken oldukça basittir: Kendize inanmak. Sadece inanmakla olmadığını da netleştiriyor: Size inananların dürütüleri doğrultusunda yardımlarını da ardınıza bırakması. Düğümlerin bir ebeveyn ve toplum ardılları ile çözüleceği yapım sizi Homer Hickam 'a sürükleyecek. Ve elbet yazılacak çok şey var ancak hayatta izlenim edinmek daha münasip algı çırpınışlarımıza.

16 Şubat 2012 Perşembe

Bazen sayfalar dökeriz-6


Seether - 
Ve söyle kendine, ölümüm olacaksın!
gevezehayat




Dönüşümün paralelerinde kendilerine eğri doğrular edinen Güney Afrikalı post –grunge yer yer alternatif metal grubu olan Seether,  altını çiziyor her bir şarkı sözününün yamacında, değişim kolay değildir.  Her şarkının şiirsel akışı içerisinde başka bir yangının başladığını söylemek  mümkün. “Etrafımdaki hayatletleri takip ediyor ve onlarla bir anlaşma yapıyorum. Her albüm onları biraz daha yakalamak ve onlardan biraz daha kurtulmak eğilimindedir” diyor grup vokali  Shaun Morgan. Ve kavramların iç delilikleri pekiştiriliyor, her parçanın sesleri tanıdık ama bir o kadar uzak varlığın kendi çatışmasının iliklerine.

Bir kargaşanın peşinen hüküm sürdüğü ilk albüm  “Fragile” 2000 yılında koyuluyor yola.  Arşınlanacak nice perişanlığın derinliğinden bir sonraki albüm olan “Disclaimer” geliyor  ve Amy Lee  ile yapılan “Broken” düeti yılın darbesini indiyor piyasanın soluklarına. Ve sonrası inletiyor gövdeleri;  hırçınlaşan durakların sayısı artıyor. 2005 yılında “Karma And Effect” albümü “Remedy”  ile dağılışı hızlandırıyor kendi kaybolmuşluğumuza , 2007 de “Finding Beauty in Negative Spaces”  müziğe yeni bir enjeksiyon veriyor, kaya duruşların imgesi  “Holding Onto Strings Better Left to Fray” 2011 yılının  yüzgeçlerini deliyor. Ancak bir hayalet var ki kovalamanın keyfi ile nefretini yüz yüze veren George Michael incisi  “Careless Whisper” coverı.  Buradaki havayla aşınmak yetmediyse müzik ölür gibi uğrayın suçlu yüzlerin ritmine.

13 Şubat 2012 Pazartesi

"Ara"da-10


Little Miss Sunshine (2006)





Bu dünyada iki çeşit insan vardır:
kazananlar ve kaybedenler.


Bir parodi öznesi adım adım! Küçük bir kızın gövdesinde taşıdığı sefil dünya artıklarını elemek yıkım yıkım!

- Kızın ne yapıyor?
- Ortalığı dağıtıyor.

Kendiliğinden gelen eleştirinin eteklerinde kamburlaşmak. Es geçilenin kuklası hep görmek ama bir o kadar susmak! Bir kıyamet bekliyorsak tam da budur. Köşeleri çizilmiş imge bölmelerinin hangi zemininde sürtersek sırtımız o kadar dirileşir körlüğe. 9*u kendinize eleyin. Uyku halinin bir renk beklemesini eksilterek! Yahut çekin sayfaları parça parça suskunluğunuzu iğneleyerek. Darp edilir şuh bir gece bir gündüz dilenerek!


*Pisagor'a göre dokuzun anlamı.

6 Şubat 2012 Pazartesi

"Ara"da-9

We Need to Talk About Kevin (2011)




Köşeyi dön anne,avuçlarındaki kanı öpüyorum!

Gen hatrının nailleri döşeniyor her bir solukta. Annenin lanet kucağına üşüşen isimsiz bir gölge. Gözleri sızlarken çığlık aralarına, bir kadının zoraki gülüşleri üşüşüyor korkularının nabzına. Daimi dolguların çekimini sızlatın. "Anne ve çocuk" bazen görünenden fazlasıdır. Bir kısım çekimsizleri hecelersiniz kuvveti sağlam akıntılarda, kürekler bir bir kapaklanırken azgın sözcüklerinizdeki vurguna.



Zaman, bir katil yaratır eğer ters esmişse rüzgar kadınlığın ufkuna!

31 Ocak 2012 Salı

Döngü-35 Karga


Karga Mecmua



İtina ile kanatılan deriler seslerde arınır. Bir kapı aralamak için melodiler lazım çokça karşıya geçmek için dünyanın diğer yarısıyla. Çığlıklarımızı duymak için nice boş suratta. Mevzu siz ve sizi açacak bir mecmua. Şarkılar melodilerden çok fazladır ruhun ağlayan kabuğunda.


Ve yıldırım tozunu attırır notalarda eriyen nice şuhta. Bir dimağın döngüsüne takılmak için karga kanatlarını açar içinde eridiğimiz durgun yolculuğa.

29 Ocak 2012 Pazar

Döngü-34 Sesler çatlak




Bir kadının gölgesinden kaçınmak. Yüzleri asık talihleri kendimizde asmak ve her dönüşün kayıp ucundan yine kendine yakalanmak. İşte tam orada dünyanın ikimiz için yaratılmış bir cennet olduğunu düşündürecek çok şey var. Bazı kadınlar da bunu savurur tıkandığımız ruh daraltılarında ; Lana Del Rey gibi. Eskidiğimiz pek çok düşü en sakininde tekrar çekiyor tenimize. En güzel elbiseleri giymek için salınıyor her bir tonun kokusu. Sanırım ona inanabilmek için önce inançta tükenmiş olmak gerekiyor. Kendine kapaklanan kadınlardan bahsediyoruz. Algısı gözlerini aşamayanlardan ; zamanı kendilerinde durduranlardan.

"Born to die (2011) " kavramı ile kürekliyor yangınımızı. Estirecek çok rüzgarın olduğunu sesleniyor en derinden. Anlamı kıran kadınları kollayacak ezgileri fısıldıyor; umutsuz ev kadınlarını sokaklara indirecek türden. Görebildiğimizi söylemeliyiz ona hala çığlıklarımızın kadın kalabilmesi için. Sonu başa sürükleyecek yalanları tüketebilmek için.